29 Ağustos 2008 Cuma

DUVARDAN BİR SADA - Ahmet Midhat Efendi






İlk defa

olmak üzere muharririn zatına mahsus matbaada basıldı.

İstanbul

1288 - (1871)

Duvardan Bir Sada

(Dağarcık Dergisi’nin İkinci Sayısında - 1288 -Yayınlanmış ‘Viladet’ -Dirilim- Yazısına Ek)

Dağarcığın ikinci sayısında yer almış olan Viladat yazısını kaleme alıp da bitiminde, “Bakalım bundan sonra ne olacağız!” bölümünü yazdığım zaman elimden kalemi bırakmış ve bundan sonra ne olacağım hakkındaki duygu ve düşüncelerimi bir takım isyankar fikirlerle meşgul olmaktan alıkoyarak ve olanca düşünce gücümü bir nokta üzerinde toplayarak derin derin düşünmeye başlamıştım.

Düşündükçe isyankar fikirlerden sıyrıldım. Sıyrıldıkça daha fazla düşünmeye başladım. Nihayet uyuşmuşum veyahut kendimden geçer gibi bir hâle gelmişim. Derken kulaklarım garip bir ses duymaya başladı.

Sese kulak kabarttım ve bu halde benim için dikkatimi bir noktada toplayabilmek ne kadar mümkün ise topladım. Ancak bu sesin, duvarın içinden başkaca bir yerden geldiğine dair hiçbir fikir edinemedim.

Evet! Ses duvardan geliyormuş ya! Çünkü benim bu hayretim üzerine sesin sahibi bana kendini açıktan açığa bildirdi. Dedi ki:

“Korkma! Hayret etme! Ben yanındaki duvar içinde bir tuğlayım. Yazdığın o yazının sonunda “Bakalım bundan sonra ne olacağım!” dedin ve bu sözler üzerine düşünmeye başladın da sana bu konuda bildiklerimi anlatmayı kurdum.

Varoluş hususunda verdiğin bilgiler pek doğrudur. Ben de tıpkı senin gibi doğmuş idim. Yani vücudum yerkürenin çekirdeğinde yanmakta ve kaynamakta bulunan madenlerin içinde nice bin sene kaynadıktan ve sonra buhara dönüştükten ve yoğunlaştıktan ve soğuyup donduktan sonra yeryüzü tabakalarının her birisinde ve nice bin maddeler içinde paramparça ve perişan kalmış ve nihayet anamın rahmine düşen bir miktar dölün içinde bir araya gelmiş idi. Kısacası, tıpkı senin gibi ben de bu dünyada boy göstererek tamam kırk beş sene yaşadım. Sanatım hükümet memuriyeti idi.

Nihayet tedavisi mümkün olmayan bir ciğer hastalığına yakalanarak hastalandım ve hastalığın birçok ıstırabını çektikten sonra bir gün güç ve kuvvetime de bir durgunluk gelmeye başladığını hissettim.

Çoluğumun çocuğumun yanı başımda söyledikleri sözleri gayet uzaktan gelen bir ses gibi işitir ve anlamlarını pek güçlükle kavrayabilir idim. Görüntüler dahi bakışlarımdan uzaklaştıkça uzaklaştı. Yanı başımda duran şeyler gözlerime birkaç bin arşın uzaklıktan görünürmüş gibi görünür idi. Garibi neresi? Gözlerimin kuvveti, kalbimin hissi ve beynimin işlevleri de azalmış olduğu için midir nedir, gördüğüm şeylerden evvelki gibi lezzet alamaz idim. Tüm hislerim güya bu alemden bıkmış ve usanmış idi. Konuşma kabiliyetimi kullanmamı ve cümle kurmamı sağlayan damarlara kuvvet veren kan da bir aralık uyuşmağa yüz tuttuğundan dilim tek laf etmeye bile kudret bulamaz oldu.

Sözün kısası, eşya bakışlarımdan ıraklaşa ıraklaşa ve sesler uzaklaşa uzaklaşa nihayet şuurum da örselendi. Hele bir an oldu ki kendimi zifiri karanlık bir gecenin zulmetinden daha amansız bir alemde tek ve bir başına buldum. “Nerdeyim?!”diye yoklandım. Nerede olduğumu anlayamadım. Ancak evvelki hayat alemini kaybetmiş olduğumu, o eski alemden hiçbir nam ve nişan görememekle anladım.

Sen dünya dedikleri aleme gelinceye kadar dolaştığın alemleri, kendin o alemde iken idrak edemeyip şimdi dünyada iken ardına bir bakış atmakla idrak ettiğin gibi ben dahi dünyadan çıkıp da bu duvara girinceye kadar gördüğüm şeyleri burada idrak etmekteyim.

İmdi, burada ve şimdi ölçüp tarttıkça bulmaktayım ki; şu şekilde zulmet alemine girdiğim zaman dünyadakiler bana “Vefat etti.” demişler yani canımın çıkmış olduğuna hükmetmişlerdi.

Halbuki benim canım çıkmamış idi; bedenim sadece, vücudumun içinde düzenlenmiş olan hayat makinesinin harekatına sekte geldiği için hayatımın devam etmekte olduğuna dair bir belirti gösterememekte idi. Yoksa ben canımın hâlâ vücudum içinde olduğunu bilir idim. Şimdi burada keşfetmekteyim ki dünyada hayat, yalnız ruh sahibi olanlara mahsus değil imiş. Bitkilere dahi mahsus değil. Her cisimde hayat var imiş. Taşta da var toprakta da. Ben hayata ‘varlık’ mânası veriyorum. Bu hale göre ölüme de ‘yokluk’ mânasını vermekteyim. Halbuki aradım aradım, alemde tümüyle yok olabilecek bir tek şey bulamadım. Bir damla sıvı, bir zerre cisim kırıntısı bile yok olamıyor.

Bundan sonra şuna dikkat ettim ki bir vücut hiçbir zaman başlı başına var olamıyor. Hatta sen şu halde insansın a? Fakat vücudun yalnız kendinden ibaret değil. Sen o koca vücut içinde bir nokta derecesindesin ki o nokta, her anda, vücudunun her tarafında bulunuyor ve bu nedenledir ki bütün vücudunun sahibiymiş sayılıyor. Yoksa etin başka bir vücut, kemiklerin başka bir vücut. Kanın başka bir vücut. Hatta her biri başka bir vücut olan bu vücutların dahi her biri başka başka vücutlardan meydana gelmiş. Vakıa ihtimal ki sen şimdi kanın içinde demir denilen diğer bir vücut olmasına hiçbir münasebet veremezsin. Fakat tahlil et de bak.

Nihayetinde, sen çekirdek magmadan ayrılıp da ta dünya yüzüne ve böyle adam şeklinde ortaya çıkıncaya kadar vücudunu bin vücut içinde bulmuş olduğunu itiraf ediyorsun ya! Yukarıda verdiğim bilgilerden de anlamış olacağın gibi, senin vücudunun böyle bin vücut içine girmesi abes değildir; sen sadece, o vücutları bütünlemek ve tamamlamak için oradaydın. Nasıl ki şimdi şu halde yani insan şeklindesin; vücudunun içinde daha nice yüz bin vücut var ki senin vücudunu bütünlemek ve tamamlamak için oradadırlar. Mesela şimdi senin vücudunun içinde bir kaplan vardır desem inkar eder misin? Edemezsin ya! Çünkü vücudunu bir kaplan yiyecek olsa da, vücudunun etinden onun iliklerinde bir meni hasıl ve o da dişi kaplanın rahmine vasıl olsa, ortaya bir kaplan çıkarabilir. Sen o kadar ahmak mısın ki böyle ispatına bile gerek olmayan apaçık bir gerçeği kabul edemeyesin.

Bununla birlikte, istersen sen kabul etme. Fakat ben kabul etmeye mecburum. Çünkü durumu kendi gözlerimle gördüm ve alemi öğrendim. Sergüzeştimi dikkatle dinler isen sen de anlarsın.

Yukarıda tarif ettiğim zulmet alemine girdiğim zaman vücudum işlenmeye başladı. Güya kudretli bir el gelmiş de vücudumu bir hamur teknesine koyarak hamur yoğurur gibi yoğurmakta imiş. Yoğruldum yoğruldum. Bir de iş bittikten sonra bakayım ki yarım kıyye kadar toprak kesilmişim.

Şimdi sen de bilirsin ki toprak benim vücudumdan oluşmuştur. Fakat ben, yalnız benim vücudumdan oluşmuştur demiyorum. Ben diyorum ki, bu toprak içinde benim vücudum ile beraber nice yüz bin vücutlar dahi bunu bütünleyip tamamlamıştır. Ancak bunlar, sadece ben insan olduğum zamanlar insanlık vücudunu oluşturmakla görevli olduklarından, ben insanlıktan çıkınca artık onların o görevleri de son bulmuştu ve diğer vücutları oluşturmak için hazırda beklemekteydi.

Fakat ben sana ne demiş idim? “Alemde basit yani tek başına hiçbir vücut yoktur. Her vücut bileşiktir; yani nice vücutların bir araya gelmesiyle oluşumunu tamamlanmıştır.” demiş idim.

Böylelikle, benim vücudumdan ayrılıp diğer vücutları oluşturacak olan yapıtaşlarına yardımcı olmak üzere, yukarıda bahsetmiş olduğum yarım kıyye kadar toprağa daha başka bir takım vücutlar karışmağa başladı. Bu vücutlar ya magma ile yerin dibinden çıkar gelir veyahut güneşin ısısı ve yağmurun etkisiyle gökten yağar idi. Özetle, her taraftan nice bin vücutlar vücuduma girerek, benden ayrılıp çıkanları tekmil ve teşkile himmet ederler idi.

Ya Midhat! Ey gafil!! Benden ne vücutlar çıktı bilir misin? Ne çiçekler! Ne meyveler! Ne otlar! Hem de bunların her biri vücudumdan ayrılır ve ayrılık vedası ederken “Biz gidip daha bir çok vücudun oluşumunu sağlayacağız! Dolayısıyla başarılı olmamız için hayır duası etmelisiniz.” derler de öyle giderler idi.

Sana tuhaf bir şey söyleyim mi? O kadar tuhaf ki adeta gülersin. Ben tuğla olup da şu duvara konulacağım zaman, beni biçimlendirmiş olan dülgerin bile benden ayrılarak çıkıp şalgam halini alan bir parçacıktan meydana gelmiş bir çocuk olduğunu zannedebilirim. Zira arkadaşlarına söylediğine göre babası şalgamı pek sever imiş. Mevsimi gelince şalgamdan başka hiçbir şey yemezmiş. Ve tamam benim gömülü olduğum yerde de babasının bir şalgam tarlası var imiş.

Kısacası, o zulmet aleminde ben çok seneler kaldıktan ve vücudumdan, garaz duymasızın daha nice bin vücutlar meydana getirdikten sonra bir gün, çevremdeki birçok yerle beraber beni de kazdılar ve içimize ‘su’ denilir bir vücut daha ilave ettiler. Yoğurdular moğurdular. Sonra ateşe koyup yakarak vücudumuz içinde bulunan bazı yabancı vücutları bu şekilde arındırdıktan sonra beni tuğla haline koyup bu duvara yerleştirdiler.

Ben bu esrarı şimdiye kadar kimseye açmadım. Çünkü şu odaya girenlerden hiçbir kişi görmedim ki bir kere başını önüne eğsin de ‘nereden gelmiş nereye gidiyor?’, ‘kendi özü nedir?’, ‘dünyada bulunan diğer cisimler ile alaka ve irtibatı neden ibarettir?’; işin buralarını düşünsün. Yalnız seni bilimin sıradışılıklarına ve tuhaflıklarına meraklı bir adam görüp, özellikle de şimdiye kadar görmüş geçirmiş olduğun alemleri düşünür bulduğum için sırrımı sana açtım. Bir vücudun bin vücuttan oluşmuş olduğunu ve bir vücudun bin vücudu tamamlayıp tümlediğini kim düşünür ki, ben de başımdan geçen maceraları hikaye edeyim? Hele en büyük kimyagerlerimiz bile bazı vücutları basit yani tekil olarak kabul ediyorlar. Halbuki kendileri cahil olduklarından, o vücut içinde daha kaç vücut olduğunu keşfedememiş bulundukları için bu hükmü veriyorlar. Nasıl ki bazı astronomlar dahi “Güneşin yörüngesi yoktur. Yalnız kendi ekseni üzerinde hareket ediyor.’ diye hükmetmektedirler.

İmdi, bundan sonra ne olacağım diye nafile düşünme. Sen de ancak benim gibi olacaksın. Ve benim gibi olacağına bu gün inanmaz isen benim gibi öldüğün zaman bunu mutlaka anlayacaksın.



Dinî Bir Düşünce

Duvardan işittiğim şu ses üzerine bir kere tüylerim ürperdi. İster istemez vücuduma bir titreme geldi. Ölüm denen şey canlanmış da benimle sohbet ediyor zannettim.

Bununla beraber, böyle heyuladan korkacak kadar da çocuk değilim. Derhal aklımı başıma topladım. Olanca şuurumla hemen düşünmeye başladım.

İlk düşüncelerim bana ol kadar hüzün verdi ki adeta ağlayacağım geldi. Nasıl gelmesin? Baktım ki şu kısacık süre içinde fikrimin gidiş ve gelişimi adeta beni reenkarnasyon iddiasına davet ediyor.

Ne demek? Reenkarnasyon mu? Ben İslamiyet’i savunmakla mütelezziz oluyorum. Yüce Kuran’ın telkin ettiği akideleri, insanın telkin ettiği her akidenin bin kat üstünde buluyorum. Felsefeyi, Kuran’ın hikmetlerinde gördüğüm o yüce akla nispetle sefillerin en sefili, seviyesizlerin en seviyesizi olarak görüyorum.

Fikrimi ayıplamayınız. Fikir kelepçeye, hapse gelir bir şey değildir. Sınırsız özgürdür. Fikrim, Kuran’ın yüce hikmetlerine tatbik edemediği fenleri yalandır! diye kesip atmaya hazır. Hatta Kainat önsözünü dahi bu hisle yazdım. Ancak şimdiye kadar hangi ilmi tatbik ettim ise Kuran’ı ona aykırı ve muhalif bulmadım.

İmdi ben bu dava ile ve hele hele ‘akıllı ve medeni olanları Kuran’ın hikmetlerine davet etmeli’ gibi İslami bir görevin zorunlu kıldığı bir hülya ile beraber, kendimi reenkarnasyon yoluna mı kaptıracağım?

Fikrimle şu mücadele arasında iken o kadar hiddet ettim ki gözlerimden yaş geldi. Kanıma yayılmış olan hararetten midir nedir, yüzümden dumanlar çıkmakta olduğunu görür idim.

Efendim insan bir kere hiddet ettiği zaman düşünüp taşınmaya da vakti kalmıyor. Düşünüp taşınma işi sakinlik istiyor.

Nasılsa bir aralık bu lüzumu hissedebildim. Yavaş yavaş sakinleşerek soğuk kanla düşünmeğe başladım. ……………………………………………………………...

Heyhat! Ben nerede imişim hakikat nerede! Meğer fikrim, çıkarsamalarıyla beni hakikatten başka bir tarafa çekmemekte imiş. Meğer benim Kuran-ı azimü’l-şan hakkındaki incelemelerim dahi pek eksik imiş. Meğer tüm hikmetlerin mantığını ve yasaların en doğrusunu içeren kitap, seviyeleri farklı farklı olan her fikrin kavrayabileceği anlamları, her aklın kabul edebileceği doktrinleri tek bir söz ile vermekte imiş. Bakınız meseleyi karşılaştırmalı olarak analiz edeyim, siz de anlarsınız.

Evvela Dağarcığımızın ikinci sayısında yer alan Viladat bölümünü ele alalım.

Biz o bölümde ne demiş idik? “Ben anamın rahmine düşmezden daha nice bin sene evvel yaratılmış idim.” demiş idik.

Yalan söylememişiz. Bize “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” suali sorulup da bizim de, “Beli; sen bizim rabbimizsin.” cevabını vererek onu doğruladığımız zaman, biz doğmazdan evvel kaç sene geçmiş olduğunu belirleyebilecek hesap adamı kimdir? Demek oluyor ki fen bu konuda Kuran’ın hikmetlerinden hariç bir şey söylemiyor.

Bir de “Ben ta yerkürenin çekirdeğinden yeryüzüne çıkıncaya kadar nice bin değişimlere uğradım.” demiş idik. Kuran dahi yaratılışımızın topraktan olduğunu haber veriyor. Zaten dünyada yaratılışı topraktan, yani zeminden, yani şu yerkürenin kimyasından, göze en evvel görülen ufacık bir yerküre cisminden olmayan hangi varlık vardır?

Söz konusu Viladat bölümünün sonunda, bu meselenin temel ruhunun ve işbu Duvardan Bir Sadâ yazısının yazılmasına sebep olsun diye “Bakalım bundan sonra ne olacağız!...” demiş idik. Felsefi doktrinlerin, Kuran’ın bu hikmetine nasıl itirazı olabilir ki; bize, “Biz sizi hiçbir işe yaramayasınız diye yaratmadık.” diye bin yerinde, şimdiki hayatımızdan sonra daha neler olacağımıza dair vaatler veriyor.

Gelelim duvardan işittiğim ses konusuna.

Ses, bana Kuran-ı kerimin her şey aslına döner hikmetinden başka hiçbir şey söylemedi. Viladat yazısında gösterildiği üzere vücudum nice bin kimyevi maddeden özleştirildikten sonra sesin dediği şekilde yine nice bin vücutlara geçecek imiş.

Ses, hayat denilen şeyin ebedi ve cavidani olduğunu ve bu gün canlı görülen şeyler ölüm haline girdikten sonra, ondan daha nice canlar çıktığını haber verdi. İmdi; hayatın ebedi ve cavidani olduğu Kuran-ı kerimin hemen her sahifesindeki delillerle sabit olup, ‘Cansızdan canlı çıkarılır canlıdan cansız’ yüce hikmeti dahi, sesin düşünceleri üzerine bir burhan olamaz mı?

Yoktur! Yoktur! Gerçeği arayış çabalarımda daima kendime delil saydığım o mukaddes kitaba felsefenin ekleyebileceği bir tek harf yoktur. Nasıl olabilir ki; felsefenin felsefesi, henüz Kuran’ın tek bir hikmeti derecesine bile varamamış olduğu gibi varması da ihtimalin haricindedir diyebilirim.

Gerek Viladat ve gerek Duvardan Bir Sadâ bölümlerinde felsefi düşüncenin ilişebileceği bir taraf kalmış olup, o da ‘ahret’ meselesidir. Ancak Kuran-ı kerim herkese anlayabileceği rütbede söz söylediğini haber verip, bu sözle ariflerin dahi istedikleri anlamları söylemekte olduğundan eğer bir Müslüman feylesofu ahretin ne demek olduğunu olanca açıklığıyla ortaya koyacak olursa natüralist felsefecilerin o hakikati görüp de hayrette kalacaklarını iddia edebilirim (Şimdilik bu iki bölümde, bu konuda hiçbir fikir yer almamaktadır).

İşte şu düşünceler üzerine baktım ki fikrimin beni sevk etiği yön reenkarnasyon değildir. Çünkü reenkarnasyoncular genel olarak yalnız ruhtan bahsedip, şimdi en küçük haşaratta gördüğümüz ruhların hep insan ruhu olduğunu öne sürerler. Hatta Fisagor, dünyaya geldiği zamandan evvel bir zamanda yine gelmiş olduğunu iddia etmiştir.

Ancak duvardan işittiğim ses bu fikrin aksini savunuyor. Sesin bahsettiği şey ruha dair değil. Yalnız maddiyattan ibaret.

Bir de, sesin verdiği hükme göre insanın tekrar insan şekline girebilmesi imkansız derecesinde zor ve belki de imkansızdır. Zira insanın bedenini oluşturan bunca madde bir daha nasıl biraya gelerek bir insan vücudu daha oluşturabilirler?. Oluşturabilmeleri velev ki farz olunsun. O ikinci vücuttaki beyin, evvelki beyin olmadığına ve organların da evvelki vücudun organları olmamasından dolayı insan evvelki hayatının (var ise) anılarını mümkün değil aklına getiremez.

Ses, düşüncelerinin temelini yerküre üzerinde bulunan gazın ve sıvının ve hammaddelerin bir zerresinin bile kaybolmadığı hakkındaki bilimsel kanunlar üzerine bina ediyor.

Öyle ise demek oluyor ki, ben dünyaya nasıl gelmiş isem yine öyle gideceğim. Yani vücudum nasıl ki nice bin cisimden toplana toplana oluşmuş ise yine öyle nice bin cisme bölüne bölüne darmadağın olacak; ve işte sırf bu nedenle de, bakalım bundan sonra ne olacağız? diye düşünmemeliyim. Kendimi kainatın devinim ve değişim sürecinin içine salıvererek, yan gelüb safama bakmalıyım.

(Son)

Ahmet Midhat Efendi - (H. 1288 - M. 1871) - Dağarcık Dergisi (3. ve 4. sayılar)

(Çevriyazı ve Güncelleme: S. Emrah ARLIHAN)

15 Ağustos 2008 Cuma

BİR AYININ HATIRATI (Telif)

BİR AYININ HATIRATI

1

“Doğuş”


Hey gidinin koca Yalaboz’u, hey!.. Gördün mü ya, meğer dünyanın ne de cıngıllısında yaşamışsın bir koca ömrü!.. Bak nerede, nasıl doğdu yaşamının güneşi, şimdi nerede, nasıl batmakta... Tuhaf be!.

Tuhaf olmasına tuhaf ya, haybeden yere de yaşamadın elbet! Boş geçmedi ömrün; neler gördün, neler geçirdin şu yalan dünyada... Nice dersler aldın felekten, nicelerini alamadın felaketlerden... Nice sevinçler, nice dostluklar, nice yürek burkulmaları geldi geçti. Hani ya başına gelenler –başına gelip gelebilecek her ne varsa şu dünyada– hiç eksiksiz tam oldu. Amma güzeldi be Yalaboz, hı?. İtiraf et şimdi...

Güzeldi güzel olmasına güzeldi ya, iki şey var ki, şu son demlerimde gırtlağıma nah şu iki koca pençem gibi takılmakta. Birincisi ne etsem, nere kosam bir türlü tarif edemedim kendime şu ademoğlunu; ikincisiyse ne etsem, nere kosam bir türlü yediremiyorum kendime gayrı şu neredesi, nasılı besbelli sonumu!... Ama –hey gidinin koca Dağtitreten’i hey!– ne etsen, nere kosan anlayamazsın ki sen zaten ademoğlunu!.. Haşarıdır vesselam; kolay kolay sığmaz bir türlü öyle ele avuca. Bir bakarsın sevgi seli kesilmiş – gör ki sevgisiyle seni kıyım kıyım kıymakta, bakmışın zalim bir zorba olmuş – bak ki zûlmüyle sana dünyaları bağışlamakta... Ne ettiğini, ne eylediğini kendisi bile bilemez, anlayamaz ki a gözüm!.. Gayrısı belli sonuma gelince: Zanneder misiniz ki istemezdim kavganın bir en çıngıraklısında, şöyle civanmert bir hasımdan okkalı bir sille yiyip de, değirmen göğsümü zeplin edip, attığım bir koca böğürüşle ulu Binboğaları son bir kez daha eteğinden zirvesine dek titreterek cavlağı öyle çekmek?!.. Ama gel gör, böyle buyurmuş yazgı; demir parmaklıklar ardında kuyruğu titretmek ve geride uyuz bir post bırakarak, çöp kamyonuna salıncaklanacak bir leş olmak... Ah!.. Nasıl da burnumda tütüyor şimdi o güzelim yurdum; Binboğalar!... Biliyorum, son bir kez daha göremeyeceğim sizleri. Sahi, şimdilerde halleriniz ne acep?...

Binboğalar dedikleri uçmak üzerine yamaç, gümbürtü üstüne heybet, dehşet üzerine hayat, ölüm üzerine aşk yığılı bir yüce dağ silsilesidir ki her karışında, her çentiğinde akıllara durgunluk veren bin bir yaşam ve bir o kadar da efsane barındırır. O ulu zirvelerinde ta on nesil öncesinin başına yağan karları bile hâlâ saklar da hem yaz gününde ışığa gün katarcasına parıldayan pembe-beyaz aklığıyla deniz uşağına bir gündüz feneri, hemi de kış zifirinde titrek, puslu duman mavisi bir serapmışçasına yabanda iz yitiren yolcuya şavk olur. Sanki o birer haykırış gibi mavilere ağan ulu zirveleriyle gökyüzünü kandırmıştır da onu yayla yayla göğsünün üzerine serdiği yemyeşil çayır çimen çarşaflarının üzerine devirip, oracıkta kendisine yar edivermiştir.

Biz hayvanoğulları arasında derler ki; aniden baş döndürücü karanlıklara kıyılan dimdik uçmakların dipsizliklerinden gümbürdeyişleri arşa ağan billur gibi akarlar; başlarını tehditkâr birer mızrakmışçasına sivrilterek bulutları küstahça dürtükleyen değirmen taşı gövdeli, heyûlâ boylu ağaçlar -ki heybetlerini görseler, benim! diyen, değme insan yapısı kulelerin bile kıskançlıklarından temel taşları tam ortasından çatır çatır çatlar-; masmavi gökkubbenin göz seçmez yüksekliklerinde, ha ucundan ta ucuna tam on iki metrelik kanatlarıyla çark edip duran kapkara, hançer burunlu, kılıç bakışlı Binboğa gözcüleri mağrur kartallar; kocaman ve bembeyaz dişlerini parıldata parıldata ve kulaklarını titrete titrete yaşasın! anırtılarıyla gökyüzüne sevinç çifteleri çakıştıran kadife bakışlı yeni doğmuş sıpalar; kimi zaman göz karartan uçurumların hemen yamacığından, kimiyse yemyeşil vadileri tam ortasından bir orak gibi biçen akarsuların hemen dipceğizinden yürüyüş bulan daracık ve tozlu çığırcıklarda, yüzyıllardan beri bıkmak usanmak bilmeksizin bir yandan öte yana dönemeç kıvrımlarıyla kıvrım kıvrım kıvrılarak geçip giden yüklü deve ve katır katarları; sözün özü, çevrede görüp görülebilecek, tadıp koklanabilecek, duyup söyleşilebilecek her şey ama her şey, işte, o ulu zirvelerin gökyüzüyle olan bu sevişmesinin semeresidirler!... Biz hayvanoğulları arasında böyle bilinir, böyle anlatılır o güzelim Binboğalar..

İşte ben de günün öylesine bir imanına güzelinde Binboğalarda, hemen yanı başından o taştan şu taşa sekip hoplarken neşeyle gülüşüp şırıldaşan bir dereciğin geçtiği ufarak bir mağarada, anamın bana taze yaprak, çimen ve topraktan hazırladığı yum yumuşak bir döşekte açtım gözlerimi dünyaya. Ciğerlerim dünya havasıyla siftah dolduğunda içim havadan çok, üzerinde dünyaya gelmiş olduğum döşeğin o çimrek kokusu, anamın memelerinden tüten muhteşem süt buhuru ve mağara ağzından içeri doluşan tabiatın mis gibi eflatuni kokularıyla dolmuştu. Ne yalan, bayılmıştım bu kokuya doğrusu. Eh, şaka değil a canım; ana kokusu derler buna!. Bildiğim, tanıdığım ilk gerçek kokuydu bu. Sonraları tüm hayatım boyunca, hep bu kokuyla kıyasladım diğer kokuları. Diğer kokular, hep bu kokuya göre biçimlendi kafamda.

Anam beni yalarken süt kokusunun karşı gelinemez çağrısına daha fazla direnemedim. Açlıktan sanki midem kazınıyordu; telaşla, anamın doğum zoruyla hâlâ koca bir demirci körüğü gibi inip kalkan tüylü bağrına ıslak, ufacık burnumu gömdüm ve onun, bereketiyle şişmik şişmik olmuş memelerinden homurdana şopurdana ilk can sütümü içtim... Ahh!.. Şimdilerde bile tadı damağımdadır hâlâ!.. O ana sütü ki yaşam verir, nesil verir yaradılışa; ne unutulabilir, ne de tekrar kavuşulabilir...

Unutamadığım diğer bir şeyse, doğmuş olduğum mağaradan dünyanın geri kalanına kavuştuğum o ilk gün gördüklerimdir. Aslında, o güne kadar karanlık kuytularından biraz şüphe ve hâttâ korkuyla bakardım mağaramızın aydınlık tarafına. Gün görmemiş halimle bilemezdim ki ne var ne yok dışarıda..

Gün aydını pısıp da gece zifir kesti miydi, dışarıdan korkunç sesler duyulmaya başlardı. Çığlıklar, homurtular, sinsi hışırtılar... Hayal meyal seçilebilen, karanlıktan bile karanlık gölgelerle dolardı mağaranın içi. Hâttâ kimi zaman anam yattığı yerden doğrularak mağaranın ağzına gider, tüyler ürpertici bir sesle dışarıdaki mahlûk artık her ne ise ona tehditkar bir kükreyiş savurur, sonra biraz bekler, berikinden başka ses gelmediğini görünce homurdana homurdana dönüp tekrar yanıma kıvrılır yatardı. Bense neyden korktuğumu bile bilmediğim halde yine de dehşetten zangır zangır titrer, anam yanıma gelince var gücümle onun o sıcacık, şefkatli ve güven vaat eden gövdesine yaslardım minicik bedenimi. Ancak ondan sonradır ki gözüme girerdi o tatlı uyku.
Anlayacağınız o zamanlar fikrim, anam haricinde kalan her ne varsa bu dünyada, hepsinin de ondan korktuğu ve onun her şeyden daha güçlü ve yenilmez olduğu doğrultusundaydı. Anam benim her şeyimdi. Onun o tavanı bile yarılayıp geçen dev gibi iri cüssesi, beni olası tüm tehlikelerden korurdu ne olsa!..

Gel gelelim bir sabah gözlerimi açtığımda anamı yanımda bulamadım. Ansızın öylesine bir terk edilmişlik, öylesine bir biçarelik, öylesine bir korkunçluk çöktü ki üstüme, değmeyin gitsin. O güne dek sıcacık yuvam bildiğim mağara öylesine bir zindan kesildi ki gözüme, olur da o kadar olur; mağara gözlerimde büyüdükçe büyüdü; mağara büyüdü, ben küçüldüm; dev ağzına hünnap oldum.

İlkin içim titredi; sonra içimde sessiz bir gök gürültüsü koptu. Bu korkunç gümbürtünün yansıması olan cılız hıçkırıklarım boğazıma takıldı; ağzımdan istemsiz, titrek bir viyk çıktı. Ve işte o viyklemem korkuma, korkum dehşetime, dehşetimse ciyaklamalarıma öylesine amansız bir infilak hızı ve şiddeti kattı ki, gayrı benim gibi ciyaklayabilene aşkolsun!.. Korktukça viyakladım, viyakladıkça som dehşet kestim. Artık dünya gözümde değildi. O korkuyu yaşayan bilir; şaka değil a, anam yanımda yoktu be!...

Minicik göğsümü depolayabildiğim kadar çok havayla dolduruyor, ardından da atıp atabileceğim en canhıraş çığlıkları gırtlağımdan havaya savurarak kendimi o duvar senin bu duvar benim çalıp duruyordum. Bu durum ne kadar böyle sürdü bilmem. Ama bir süre sonra anamın o koca mağarayı titreten gürleyişini duyunca onun geri döndüğünü anladım.

Anamın kükreyişi ile birlikte yüreğime serin sular serpilmiş, canhıraş ve acı dolu viyaklamalarım da bu ferahlamanın etkisiyle hemen sitemkâr ve şımarık ciyiklemelere dönüşmüştü. Yarı kör bir hâlde düşe kalka anama doğru yönelmiştim ki ben daha ne olduğunu bile anlayamadan ansızın yediğim kocaman bir sillenin etkisiyle ayaklarımın yerden kesilip toz toprak içinde bir köşeye tekerlenmem bir oldu! İşte anamdan yediğim ilk kötek buydu...

Şaşkındım ve canım acımıştı ama hepsinden daha da önemlisi annemin gelişine sevinip ona özlemle seğirtirken, ondan gördüğüm bu beklenmedik ve anlaşılmaz şefkatsizliğin gönlümde açtığı yaraydı. Bu vicdansız davranış karşısında ne düşüneceğimi bile bilmiyordum. Hiçbir anlam verememiştim doğrusu bu silleye. Yoksa annem beni artık istemiyor, sevmiyor muydu?
Korkuyla düştüğüm yerde büzülüp kalmış, içimi şaşkın hıçkırıklarla çekerek ikinci silleyi beklemeye başlamıştım. Ama ikinci sille gelmedi. Bunun yerine anam daha sakin homurtular çıkararak yanıma yaklaştı ve beni kendine doğru hoyrat bir şefkatle çekiştirerek yalamaya başladı. Ee, eniklik bu ya; her ne kadar anneme içerlemiş olsam da onun sevgi dolu sıcacık kucağından başka avuntu bulacak yerim mi vardı sanki. Anamın koca postuna kafamı gömüp, bu sefer sitemli hıçkırıklarla burnumu çeke çeke onun mis gibi süt kokan memelerinde kalbimin kırılmışlığını avutmaya başladım. Biraz sonra hıçkırıklı sızlanmalarım yerini çopurtulu ve gırıltılı ağız şapırdanmalarına bıraktığında, anam da kulağımın dibinde yavaşça homurdanmaya başlamıştı. Bana, artık kendisinin gündüzleri yemek bulabilmek için dışarı çıkmak zorunda olduğunu ama ben henüz pek ufak olduğum için beni bir süre yanında götüremeyeceğini, o yemek aramaya çıkmış olduğu zamanlarda benim de uslu bir ayıcık olup, hiç ses çıkarmadan mağaranın en dibinde onu beklemem gerektiğini, aksi halde dışarıda benim aklıma bile getiremeyeceğim, bilmediğim korkunç, dehşetengiz ve kocaman kimi yırtıcı canavarların sesimi duyarak buraya geleceğini ve beni anında hap gibi gövdeye indireceklerini ya da acımadan parçalayarak öldüreceklerini filan anlatmaya başlamıştı. Dinliyordum anamı dinlemesine ya, ne yalan, dediklerinden ne bir şey anlayabiliyor ne de söylediklerine akıl erdirebiliyordum. Öyle ya, anamdan ve mağaramdan başka bir şey görmüşlüğüm var mıydı ki, dediklerinden bir şey anlayabileyim?..

Bir kere her şeyden evvel, anamdan daha kocaman, ondan daha güçlü bir yaratığın var olabileceğine bir türlü aklım kesmiyordu; yahu, onun o koskoca cüssesinden daha cüsseli bir mahluk gerçekten de var olabilir miydi şu dünyada! Hem sonra anam yemek bulmak için niye dışarı çıkmak zorundaydı ki?!. Öyle ya, mesela ben karnımı anamın memelerinden akan mis gibi sütle tıka basa doldurabiliyordum. Üstelik anamın o tatlı sütü bana her zaman fazla gelir, memelerinden sızım sızım taşarak postuna doğru ince yollar halinde akardı. E o zaman anam neden kendi sütünden içerek yemek işini halletmiyordu; nasıl olsa onca süt her ikimize de haydi haydi yeterdi vesselâm...

Diğer bir konu ise anamın şu ölmek dediği şeydi; sahi, ne demekti o öyle?. Gülmeyin; doğduğu mağaradan başka bir şey görmemiş bir ayı müsvettesi olarak yaşamak ne idi sanki biliyor muydum da ölmekten haberim olsun!...

Kafamda biriken tüm bu düşünceleri o anda anama söyleyemedim elbet. Eh, n’aparsın, serde eniklik var; yumdum gözümü yuttum sözümü, veryansın ettim sütümü...

Gayrı anam gündüzleri yemek bulmaya gide kosun, ben de mağaramızda yalnız başıma vakit geçirir olmuştum. İlk günlerde hiç ses çıkarmadan mağaranın en kuytu köşeciğine sinip, içimi yakıp kavuran dehşetli bir korkuyla beni parçalayacak canavarları beklerdim. Beklerken de onlara kafamda çeşitli şekiller verir dururdum; kimisinin dişleri şöyle kocaman, berikinin pençeleri böyle gazaplı filan. Ama uzayıp giden zaman zarfında bu canavarlardan teki bile boy göstermeyince bittabi bizim korku ateşi de yavaş yavaş küllenmeye yüz tuttu. Önceleri ürkekçe ve sonraları da hayli cüretkâr ve en sonunda ise alabildiğine pervasız bir biçimde kendi kendime oyunlar bulmaya başladım. Kıyıda köşede kalmış taş ya da sopa parçaları ile yerlerde toz toprak içinde gün boyu neşeyle yuvarlanır, sinir bozucu vızıltıları ile oraya buraya kaçan büyük karasinekleri kovalar ve en sonunda eni konu yorulup, bir köşecikte gözlerimi mağara girişine dikerek anamı beklemeye başlardım.

Bu bekleyişlerden beni uyandıran hep anamın o kürek kadar şefkat dolu dili olurdu. Gün boyu tozun toprağın içinde yuvarlanmaktan leş gibi olmuş postumu inceden inceye sabırla yalayarak pırıl pırıl yapardı; üstelik postumu kirlettiğim için bana hiç kızmazdı da... İşte bu yüzdendir ki sonraları, insanoğulları arasında, üstünü kirleten çocuklarına kızan annelere hiçbir zaman akıl sır erdiremedim. Hatta bir keresinde, bayramlık diye tabir ettikleri tokalı kırmızı rugan ayakkabısına inek tezeği bulaştı diye, bıdıcık bir kız çocuğunu dövmeye kalkan şehirli bir haspaya heyheylenip, içimden şöyle bir “Ya Fettah!” çekerek hasb’elbeşeriye bit-tehevvül ol kancığın ensesine öylesine okkalı bir sille aşk ettim ki.. breh breh; olursa o kadar olur!... Hiç unutmam o günü; panayır yeri nasıl da birden mahşer alanına dönüvermişti... Heh heh.. Her neyse... Bu olayı anlatmayı sırasına bırakalım.


“Vay Gidinin Dünyası!”

Çok geçmedi; bir sabah anam, beni dışarıya o gün beraberinde götüreceğini söyledi. Bunu hiç beklemiyordum doğrusu. Dahası, kendimi dışarıya çıkmaya hazır da hissetmiyordum. Bana kalsa, anam kadar kocaman ve toraman olmadan zinhar adımımı bile atmazdım dışarıya. Hem anam değil miydi dışarının bin türlü tehlikelerinden; canavarlarından, insanlarından, filanlarından durmadan bahseden? Anama yapma! gibilerinden yalvarışlı bir nazar attım. Ama anam, “Korkma!” diye homurdandı, “Yanımdan uzaklaşma yeter.” Ama kime söylüyorsun, dizlerimin bağı çözülmüştü korkudan.

Anamla beraber mağaranın çıkışına geldiğimizde korkum son haddini bulmuştu. Çaresiz, anamın adımlarına uyarak mağaranın dışına ilk adımımı atmıştım ki, bre o da ne!., bir anda ışıklara boğulup aydınlıklar içinde kör oluverdim! Gözlerim şiddetli bir sancıyla yumuluverdi. Fırsat bu fırsat, hemen kendimi gerisin geri mağaraya atayım dedim ama anam yemedi; hafif bir pençe salışıyla beni tuttuğu gibi mağaramızın önündeki hafif meyilli tepecikten aşağıya doğru fırlattı.
Bayır aşağı topaçlanırken gözlerimi sımsıkı yummuştum; heyecanımdan nefes bile alamıyordum. En sonunda sert bir şeye çarpıp durdum. Doğrusu canım bir hayli yanmıştı. Ama buna rağmen, çarpıp durduğum yerde hiç kımıldamadan, hala gözlerim sımsıkı yumuk ve nefes bile almaktan korkarak kalakalmış başıma gelecekleri bekliyordum. O kısa yuvarlanış esnasında gözümün önünden daha önce mağarada kendi kafamda canlandırdığım canavarların şekil ve şemailleri, uğrayacağım gazaplı azapların derece ve çeşitleri, insan dedikleri zebanilerin sipsivri boynuz ve kamçı gibi çatallı kuyrukları ve daha niceleri gelip geçiyordu.

Ama yaşam bu a canım; ne sonsuza kadar nefes almadan, ne de gözlerini hiç açmadan durabiliyorsun. İlk önce nefes almak zorunda olduğumdan dışarıdaki havayı içime çektim.
Vay gidinin dünyası!.. Bu ilk nefesimle burnuma gelen mis gibi tabiat kokusu başımı fırıl fırıl döndürmeye yetip de artmıştı bile... Bunun üzerine şaşkınlıkla gözlerimi titrek titrek araladım. H e y u l u Y a r a t a n !. Bre meğer dünyanın ne de bir cafcaflısına gelmiştik yahu!..

O nasıl bir renk cümbüşüydü ki öyle, her yandan ama her yandan ismini bilemediğim bin bir türlü ışık cavlayışı tüm çevremi kuşatan!.. Öyle bir cümbüş ki, çevremi ne varsa saran, hepsi birbirine omuz vermiş de topuk vura vura, harala gürele bir yaşam horonu tepiyor, o sevinçle her yere topuk vuruşlarında yeryüzü zangır zangır titriyor ve hep bir ağızdan attıkları “YAŞŞA!” narasındansa gökyüzü inim inim inliyor... Vay anasını!.. Demek ki doğa denilen şey buydu ha?..
Yeşilin bini bir paraydı yahu! Nereye baksam yeşilin başka bir tonu, nereyi koklasan yeşilin başka bir ışığı... Ağaçlarda, toprakta, her yerde ama her yerde ayrı bir yeşil, ayrı bir cennet! Ağaç yapraklarının arasından süzülen güneş huzmeleri gölgelerde benek benek hareleniyor, sanki canlı birer varlık gibi değdikleri yerde gıdıklanmışçasına kıpır kıpır kıpırdanıyorlardı. Kayalarda ve toprakta her biri ayrı mis kokulu, her biri ayrı bin çağırışlı çiçek öbekleri albeniliyor, havada, renk renk çiçeklerin birinden diğerine neşeli sarı vızıltılarıyla minicik böcecikler fink atıyor, akan ufarak dereciğin hoppala cuppalasıyla taştan taşa seken berrak sular havada toz zerrecikleri gibi uçuşarak yalı boyunca dizilip giden taşlar arasında gökkuşağından yapılmış binlerce minik köprücük oluşturuyorlardı. Gökyüzündeki maviliğin ve yeryüzündeki binlerce renk ve kokunun oluşturduğu bu eşsiz ve canlı sanat şaheserinin fonunda kuşların o yaşam sevinciyle dolu şen-şakrak şakırdayışları bir “HEY!” şiddeti buluyor, dereciğin tatlı şırıltısı ile yaprakların arasından serin fısıltılarıyla geçen yelin huşu veren sesleri ise bu şiddetli haykırışa bir “HEY DE CİVANIM, HEEEEYYYYYY!....” infilakı katıyordu.

Bre işte o an vurulmuştum ben yaşama!. O andan itibaren yaşam denen şeyin onmaz yavuklusu olmuştum, vesselam!.. Hey heeeyt de heyt; BRE SIKI DUR YAŞAM, ben geliyordum!....

Artık anamla birlikte her gün dışarı çıkar olmuştum. Anam bir yandan burnunu havaya uzata fosurdata etrafı koklayıp bir yandan da bana öteyi beriyi tanıtırken ben anamın çevresinde kıçımı hoplata zıplata dört ayağımın üstünde fır dolayı dönüyor, ensesine ya da boynuna sıçrayıp ya postunun tüylerini çekiştiriyor ya da kulağını ısırıyor, anam beni üstünden silkince de bu sefer kendimi taklalara salıp yemyeşil bayır çimenlerinin üstünde veryansın topaçlanıyor, havuç biçimli tüylü kuyrukları korkuyla havaya dikilmiş sevimliler sevimlisi, boncuk gözlü sincapları ağaçların erişilmez dallarına dek pür neşe kovalıyor, ufacık ve nemli burnumu çiçek öbeklerine sokup firt firt ediyor, çiçeklerin o güzelim kokuları henüz kaybolmadan, bu sefer burnumu sokmuş olduğum karınca yuvasından burun deliklerime üşüşen karıncalardan kurtulabilmek için aksırık üstüne tıksırık salıyor, kelebekleri yalamaya çalışıyor, velhasılı kelam, minik bir ayıoğluayıdan beklenebilecek her ne kadar şaklabanlık ve soytarılık varsa hepsini de yerine fazlasıyla getirmekte zinhar kusur etmiyordum. Anamsa bir an için bile hem çevreyi hem de beni kollamakta kusur etmiyor, yaptığım soytarılıklara keyifle homurdanarak karşılık veriyordu.

İşte o sene armutla tanıştım; dut sallamasını öğrendim; derenin içine yatıp balık tuttum; kovandan bal çalayım derken kendimi suya dar attım; yabani patates bulmasını öğrendim; kayalardan tuz yalamayı, karnım ağrıyınca hangi otu yemem gerektiğini, akrebe burun yaklaştırmamayı, kızgın taşa kıç deydirmemeyi ve daha nicelerini… Minik göbeğimi güneşe verip, dört ayağımı gere gere masmavi gökkubbenin altında keyifle pinekledim; bülbülü sevdim; böğürtleneyse bittim; komşu indeki Kızayı’ya aşık oldum; onun için rüyalar gördüm, hayaller kurdum, inim inim inledim, ininin önünde sabahlara dek romantik aşk nameleri böğürdüm (ve bittabi cadı anasından dayak yedim)!. Gün geçtikçe öğrendim, öğrendikçe serpilip, palazlandım. Hayat öylesine gelesi olmayan bir düşeşti ki; her sebep bir sevinç kaynağı, her yeni şey bir mutluluk pırıltısı, her dokunduğum katıksız sevgiye birer cisim, her var olan şey doyasıya yalanası, eşsiz birer mahluktu o zamanlar benim için. İçimden öylesine diri, öylesine gürül gürül bir yaşam sevinci taşıyordu ki değmeyin gitsin!... Bu güzelim yaşanılası varoluşun bir parçası olduğumu bilmek ve bu eşsiz sanat eserinin içinde benim de bir yer kapladığımı düşünmek, havasını, suyunu diğer tüm canlılarla paylaşıyor olmak, bana tarifi imkansız bir haz ve gurur veriyordu...

Ama riyakarlık ve nankörlük sadece ademoğluna münhasır değil a, en hasından bir hayvan oğlu hayvan, en bozundan bir ayı oğlu ayı olarak elbet ben de nankör ve riyakardım. Şöyle ki;

Henüz mağaradan dışarıya adımımı atmamış olduğum zamanlar sıcacık, güvenli, şirin ve eşi bulunmaz bir diyar olarak görüp bellediğim inimiz artık bana hiç de geri dönülmek istenmeyen küflü bir delik, pis bir izbe gibi geliyordu. Hani derler a, kabuğundan çıkmış kabuğunu beğenmemiş, işte bende de aynısı.

Gün, batısına kavuşup da sular karardığında hiç geri dönmek istemez, mağaramıza gitmek isteyen anneme ihtiyatla burun kıvırırdım. Ama hemen suçlamayın beni öyle, ben suçsuzum; bre ben mi yaratmıştım ki dünyanın böylesine bir otuna yanılasını, böylesine bir imanına sevilesini de ona abayı yakıp, ine gitmek istememek mümkün olmasın?!..

Hey yavrum hey!.. Ne de güzel günlerdi onlar be... İnan olsun, “İyi ki yaşamışım” demediğim hiçbir şey yaşamadım şu yaşıma dek... Hey gidinin yaşamı; yaşayasın sen e’mi... YAŞŞAAAAAA!....

(devam edecek)