BİR AYININ HATIRATI
1
“Doğuş”
Hey gidinin koca Yalaboz’u, hey!.. Gördün mü ya, meğer dünyanın ne de cıngıllısında yaşamışsın bir koca ömrü!.. Bak nerede, nasıl doğdu yaşamının güneşi, şimdi nerede, nasıl batmakta... Tuhaf be!.
Tuhaf olmasına tuhaf ya, haybeden yere de yaşamadın elbet! Boş geçmedi ömrün; neler gördün, neler geçirdin şu yalan dünyada... Nice dersler aldın felekten, nicelerini alamadın felaketlerden... Nice sevinçler, nice dostluklar, nice yürek burkulmaları geldi geçti. Hani ya başına gelenler –başına gelip gelebilecek her ne varsa şu dünyada– hiç eksiksiz tam oldu. Amma güzeldi be Yalaboz, hı?. İtiraf et şimdi...
Güzeldi güzel olmasına güzeldi ya, iki şey var ki, şu son demlerimde gırtlağıma nah şu iki koca pençem gibi takılmakta. Birincisi ne etsem, nere kosam bir türlü tarif edemedim kendime şu ademoğlunu; ikincisiyse ne etsem, nere kosam bir türlü yediremiyorum kendime gayrı şu neredesi, nasılı besbelli sonumu!... Ama –hey gidinin koca Dağtitreten’i hey!– ne etsen, nere kosan anlayamazsın ki sen zaten ademoğlunu!.. Haşarıdır vesselam; kolay kolay sığmaz bir türlü öyle ele avuca. Bir bakarsın sevgi seli kesilmiş – gör ki sevgisiyle seni kıyım kıyım kıymakta, bakmışın zalim bir zorba olmuş – bak ki zûlmüyle sana dünyaları bağışlamakta... Ne ettiğini, ne eylediğini kendisi bile bilemez, anlayamaz ki a gözüm!.. Gayrısı belli sonuma gelince: Zanneder misiniz ki istemezdim kavganın bir en çıngıraklısında, şöyle civanmert bir hasımdan okkalı bir sille yiyip de, değirmen göğsümü zeplin edip, attığım bir koca böğürüşle ulu Binboğaları son bir kez daha eteğinden zirvesine dek titreterek cavlağı öyle çekmek?!.. Ama gel gör, böyle buyurmuş yazgı; demir parmaklıklar ardında kuyruğu titretmek ve geride uyuz bir post bırakarak, çöp kamyonuna salıncaklanacak bir leş olmak... Ah!.. Nasıl da burnumda tütüyor şimdi o güzelim yurdum; Binboğalar!... Biliyorum, son bir kez daha göremeyeceğim sizleri. Sahi, şimdilerde halleriniz ne acep?...
Binboğalar dedikleri uçmak üzerine yamaç, gümbürtü üstüne heybet, dehşet üzerine hayat, ölüm üzerine aşk yığılı bir yüce dağ silsilesidir ki her karışında, her çentiğinde akıllara durgunluk veren bin bir yaşam ve bir o kadar da efsane barındırır. O ulu zirvelerinde ta on nesil öncesinin başına yağan karları bile hâlâ saklar da hem yaz gününde ışığa gün katarcasına parıldayan pembe-beyaz aklığıyla deniz uşağına bir gündüz feneri, hemi de kış zifirinde titrek, puslu duman mavisi bir serapmışçasına yabanda iz yitiren yolcuya şavk olur. Sanki o birer haykırış gibi mavilere ağan ulu zirveleriyle gökyüzünü kandırmıştır da onu yayla yayla göğsünün üzerine serdiği yemyeşil çayır çimen çarşaflarının üzerine devirip, oracıkta kendisine yar edivermiştir.
Biz hayvanoğulları arasında derler ki; aniden baş döndürücü karanlıklara kıyılan dimdik uçmakların dipsizliklerinden gümbürdeyişleri arşa ağan billur gibi akarlar; başlarını tehditkâr birer mızrakmışçasına sivrilterek bulutları küstahça dürtükleyen değirmen taşı gövdeli, heyûlâ boylu ağaçlar -ki heybetlerini görseler, benim! diyen, değme insan yapısı kulelerin bile kıskançlıklarından temel taşları tam ortasından çatır çatır çatlar-; masmavi gökkubbenin göz seçmez yüksekliklerinde, ha ucundan ta ucuna tam on iki metrelik kanatlarıyla çark edip duran kapkara, hançer burunlu, kılıç bakışlı Binboğa gözcüleri mağrur kartallar; kocaman ve bembeyaz dişlerini parıldata parıldata ve kulaklarını titrete titrete yaşasın! anırtılarıyla gökyüzüne sevinç çifteleri çakıştıran kadife bakışlı yeni doğmuş sıpalar; kimi zaman göz karartan uçurumların hemen yamacığından, kimiyse yemyeşil vadileri tam ortasından bir orak gibi biçen akarsuların hemen dipceğizinden yürüyüş bulan daracık ve tozlu çığırcıklarda, yüzyıllardan beri bıkmak usanmak bilmeksizin bir yandan öte yana dönemeç kıvrımlarıyla kıvrım kıvrım kıvrılarak geçip giden yüklü deve ve katır katarları; sözün özü, çevrede görüp görülebilecek, tadıp koklanabilecek, duyup söyleşilebilecek her şey ama her şey, işte, o ulu zirvelerin gökyüzüyle olan bu sevişmesinin semeresidirler!... Biz hayvanoğulları arasında böyle bilinir, böyle anlatılır o güzelim Binboğalar..
İşte ben de günün öylesine bir imanına güzelinde Binboğalarda, hemen yanı başından o taştan şu taşa sekip hoplarken neşeyle gülüşüp şırıldaşan bir dereciğin geçtiği ufarak bir mağarada, anamın bana taze yaprak, çimen ve topraktan hazırladığı yum yumuşak bir döşekte açtım gözlerimi dünyaya. Ciğerlerim dünya havasıyla siftah dolduğunda içim havadan çok, üzerinde dünyaya gelmiş olduğum döşeğin o çimrek kokusu, anamın memelerinden tüten muhteşem süt buhuru ve mağara ağzından içeri doluşan tabiatın mis gibi eflatuni kokularıyla dolmuştu. Ne yalan, bayılmıştım bu kokuya doğrusu. Eh, şaka değil a canım; ana kokusu derler buna!. Bildiğim, tanıdığım ilk gerçek kokuydu bu. Sonraları tüm hayatım boyunca, hep bu kokuyla kıyasladım diğer kokuları. Diğer kokular, hep bu kokuya göre biçimlendi kafamda.
Anam beni yalarken süt kokusunun karşı gelinemez çağrısına daha fazla direnemedim. Açlıktan sanki midem kazınıyordu; telaşla, anamın doğum zoruyla hâlâ koca bir demirci körüğü gibi inip kalkan tüylü bağrına ıslak, ufacık burnumu gömdüm ve onun, bereketiyle şişmik şişmik olmuş memelerinden homurdana şopurdana ilk can sütümü içtim... Ahh!.. Şimdilerde bile tadı damağımdadır hâlâ!.. O ana sütü ki yaşam verir, nesil verir yaradılışa; ne unutulabilir, ne de tekrar kavuşulabilir...
Unutamadığım diğer bir şeyse, doğmuş olduğum mağaradan dünyanın geri kalanına kavuştuğum o ilk gün gördüklerimdir. Aslında, o güne kadar karanlık kuytularından biraz şüphe ve hâttâ korkuyla bakardım mağaramızın aydınlık tarafına. Gün görmemiş halimle bilemezdim ki ne var ne yok dışarıda..
Gün aydını pısıp da gece zifir kesti miydi, dışarıdan korkunç sesler duyulmaya başlardı. Çığlıklar, homurtular, sinsi hışırtılar... Hayal meyal seçilebilen, karanlıktan bile karanlık gölgelerle dolardı mağaranın içi. Hâttâ kimi zaman anam yattığı yerden doğrularak mağaranın ağzına gider, tüyler ürpertici bir sesle dışarıdaki mahlûk artık her ne ise ona tehditkar bir kükreyiş savurur, sonra biraz bekler, berikinden başka ses gelmediğini görünce homurdana homurdana dönüp tekrar yanıma kıvrılır yatardı. Bense neyden korktuğumu bile bilmediğim halde yine de dehşetten zangır zangır titrer, anam yanıma gelince var gücümle onun o sıcacık, şefkatli ve güven vaat eden gövdesine yaslardım minicik bedenimi. Ancak ondan sonradır ki gözüme girerdi o tatlı uyku.
Anlayacağınız o zamanlar fikrim, anam haricinde kalan her ne varsa bu dünyada, hepsinin de ondan korktuğu ve onun her şeyden daha güçlü ve yenilmez olduğu doğrultusundaydı. Anam benim her şeyimdi. Onun o tavanı bile yarılayıp geçen dev gibi iri cüssesi, beni olası tüm tehlikelerden korurdu ne olsa!..
Gel gelelim bir sabah gözlerimi açtığımda anamı yanımda bulamadım. Ansızın öylesine bir terk edilmişlik, öylesine bir biçarelik, öylesine bir korkunçluk çöktü ki üstüme, değmeyin gitsin. O güne dek sıcacık yuvam bildiğim mağara öylesine bir zindan kesildi ki gözüme, olur da o kadar olur; mağara gözlerimde büyüdükçe büyüdü; mağara büyüdü, ben küçüldüm; dev ağzına hünnap oldum.
İlkin içim titredi; sonra içimde sessiz bir gök gürültüsü koptu. Bu korkunç gümbürtünün yansıması olan cılız hıçkırıklarım boğazıma takıldı; ağzımdan istemsiz, titrek bir viyk çıktı. Ve işte o viyklemem korkuma, korkum dehşetime, dehşetimse ciyaklamalarıma öylesine amansız bir infilak hızı ve şiddeti kattı ki, gayrı benim gibi ciyaklayabilene aşkolsun!.. Korktukça viyakladım, viyakladıkça som dehşet kestim. Artık dünya gözümde değildi. O korkuyu yaşayan bilir; şaka değil a, anam yanımda yoktu be!...
Minicik göğsümü depolayabildiğim kadar çok havayla dolduruyor, ardından da atıp atabileceğim en canhıraş çığlıkları gırtlağımdan havaya savurarak kendimi o duvar senin bu duvar benim çalıp duruyordum. Bu durum ne kadar böyle sürdü bilmem. Ama bir süre sonra anamın o koca mağarayı titreten gürleyişini duyunca onun geri döndüğünü anladım.
Anamın kükreyişi ile birlikte yüreğime serin sular serpilmiş, canhıraş ve acı dolu viyaklamalarım da bu ferahlamanın etkisiyle hemen sitemkâr ve şımarık ciyiklemelere dönüşmüştü. Yarı kör bir hâlde düşe kalka anama doğru yönelmiştim ki ben daha ne olduğunu bile anlayamadan ansızın yediğim kocaman bir sillenin etkisiyle ayaklarımın yerden kesilip toz toprak içinde bir köşeye tekerlenmem bir oldu! İşte anamdan yediğim ilk kötek buydu...
Şaşkındım ve canım acımıştı ama hepsinden daha da önemlisi annemin gelişine sevinip ona özlemle seğirtirken, ondan gördüğüm bu beklenmedik ve anlaşılmaz şefkatsizliğin gönlümde açtığı yaraydı. Bu vicdansız davranış karşısında ne düşüneceğimi bile bilmiyordum. Hiçbir anlam verememiştim doğrusu bu silleye. Yoksa annem beni artık istemiyor, sevmiyor muydu?
Korkuyla düştüğüm yerde büzülüp kalmış, içimi şaşkın hıçkırıklarla çekerek ikinci silleyi beklemeye başlamıştım. Ama ikinci sille gelmedi. Bunun yerine anam daha sakin homurtular çıkararak yanıma yaklaştı ve beni kendine doğru hoyrat bir şefkatle çekiştirerek yalamaya başladı. Ee, eniklik bu ya; her ne kadar anneme içerlemiş olsam da onun sevgi dolu sıcacık kucağından başka avuntu bulacak yerim mi vardı sanki. Anamın koca postuna kafamı gömüp, bu sefer sitemli hıçkırıklarla burnumu çeke çeke onun mis gibi süt kokan memelerinde kalbimin kırılmışlığını avutmaya başladım. Biraz sonra hıçkırıklı sızlanmalarım yerini çopurtulu ve gırıltılı ağız şapırdanmalarına bıraktığında, anam da kulağımın dibinde yavaşça homurdanmaya başlamıştı. Bana, artık kendisinin gündüzleri yemek bulabilmek için dışarı çıkmak zorunda olduğunu ama ben henüz pek ufak olduğum için beni bir süre yanında götüremeyeceğini, o yemek aramaya çıkmış olduğu zamanlarda benim de uslu bir ayıcık olup, hiç ses çıkarmadan mağaranın en dibinde onu beklemem gerektiğini, aksi halde dışarıda benim aklıma bile getiremeyeceğim, bilmediğim korkunç, dehşetengiz ve kocaman kimi yırtıcı canavarların sesimi duyarak buraya geleceğini ve beni anında hap gibi gövdeye indireceklerini ya da acımadan parçalayarak öldüreceklerini filan anlatmaya başlamıştı. Dinliyordum anamı dinlemesine ya, ne yalan, dediklerinden ne bir şey anlayabiliyor ne de söylediklerine akıl erdirebiliyordum. Öyle ya, anamdan ve mağaramdan başka bir şey görmüşlüğüm var mıydı ki, dediklerinden bir şey anlayabileyim?..
Bir kere her şeyden evvel, anamdan daha kocaman, ondan daha güçlü bir yaratığın var olabileceğine bir türlü aklım kesmiyordu; yahu, onun o koskoca cüssesinden daha cüsseli bir mahluk gerçekten de var olabilir miydi şu dünyada! Hem sonra anam yemek bulmak için niye dışarı çıkmak zorundaydı ki?!. Öyle ya, mesela ben karnımı anamın memelerinden akan mis gibi sütle tıka basa doldurabiliyordum. Üstelik anamın o tatlı sütü bana her zaman fazla gelir, memelerinden sızım sızım taşarak postuna doğru ince yollar halinde akardı. E o zaman anam neden kendi sütünden içerek yemek işini halletmiyordu; nasıl olsa onca süt her ikimize de haydi haydi yeterdi vesselâm...
Diğer bir konu ise anamın şu ölmek dediği şeydi; sahi, ne demekti o öyle?. Gülmeyin; doğduğu mağaradan başka bir şey görmemiş bir ayı müsvettesi olarak yaşamak ne idi sanki biliyor muydum da ölmekten haberim olsun!...
Kafamda biriken tüm bu düşünceleri o anda anama söyleyemedim elbet. Eh, n’aparsın, serde eniklik var; yumdum gözümü yuttum sözümü, veryansın ettim sütümü...
Gayrı anam gündüzleri yemek bulmaya gide kosun, ben de mağaramızda yalnız başıma vakit geçirir olmuştum. İlk günlerde hiç ses çıkarmadan mağaranın en kuytu köşeciğine sinip, içimi yakıp kavuran dehşetli bir korkuyla beni parçalayacak canavarları beklerdim. Beklerken de onlara kafamda çeşitli şekiller verir dururdum; kimisinin dişleri şöyle kocaman, berikinin pençeleri böyle gazaplı filan. Ama uzayıp giden zaman zarfında bu canavarlardan teki bile boy göstermeyince bittabi bizim korku ateşi de yavaş yavaş küllenmeye yüz tuttu. Önceleri ürkekçe ve sonraları da hayli cüretkâr ve en sonunda ise alabildiğine pervasız bir biçimde kendi kendime oyunlar bulmaya başladım. Kıyıda köşede kalmış taş ya da sopa parçaları ile yerlerde toz toprak içinde gün boyu neşeyle yuvarlanır, sinir bozucu vızıltıları ile oraya buraya kaçan büyük karasinekleri kovalar ve en sonunda eni konu yorulup, bir köşecikte gözlerimi mağara girişine dikerek anamı beklemeye başlardım.
Bu bekleyişlerden beni uyandıran hep anamın o kürek kadar şefkat dolu dili olurdu. Gün boyu tozun toprağın içinde yuvarlanmaktan leş gibi olmuş postumu inceden inceye sabırla yalayarak pırıl pırıl yapardı; üstelik postumu kirlettiğim için bana hiç kızmazdı da... İşte bu yüzdendir ki sonraları, insanoğulları arasında, üstünü kirleten çocuklarına kızan annelere hiçbir zaman akıl sır erdiremedim. Hatta bir keresinde, bayramlık diye tabir ettikleri tokalı kırmızı rugan ayakkabısına inek tezeği bulaştı diye, bıdıcık bir kız çocuğunu dövmeye kalkan şehirli bir haspaya heyheylenip, içimden şöyle bir “Ya Fettah!” çekerek hasb’elbeşeriye bit-tehevvül ol kancığın ensesine öylesine okkalı bir sille aşk ettim ki.. breh breh; olursa o kadar olur!... Hiç unutmam o günü; panayır yeri nasıl da birden mahşer alanına dönüvermişti... Heh heh.. Her neyse... Bu olayı anlatmayı sırasına bırakalım.
“Vay Gidinin Dünyası!”
Çok geçmedi; bir sabah anam, beni dışarıya o gün beraberinde götüreceğini söyledi. Bunu hiç beklemiyordum doğrusu. Dahası, kendimi dışarıya çıkmaya hazır da hissetmiyordum. Bana kalsa, anam kadar kocaman ve toraman olmadan zinhar adımımı bile atmazdım dışarıya. Hem anam değil miydi dışarının bin türlü tehlikelerinden; canavarlarından, insanlarından, filanlarından durmadan bahseden? Anama yapma! gibilerinden yalvarışlı bir nazar attım. Ama anam, “Korkma!” diye homurdandı, “Yanımdan uzaklaşma yeter.” Ama kime söylüyorsun, dizlerimin bağı çözülmüştü korkudan.
Anamla beraber mağaranın çıkışına geldiğimizde korkum son haddini bulmuştu. Çaresiz, anamın adımlarına uyarak mağaranın dışına ilk adımımı atmıştım ki, bre o da ne!., bir anda ışıklara boğulup aydınlıklar içinde kör oluverdim! Gözlerim şiddetli bir sancıyla yumuluverdi. Fırsat bu fırsat, hemen kendimi gerisin geri mağaraya atayım dedim ama anam yemedi; hafif bir pençe salışıyla beni tuttuğu gibi mağaramızın önündeki hafif meyilli tepecikten aşağıya doğru fırlattı.
Bayır aşağı topaçlanırken gözlerimi sımsıkı yummuştum; heyecanımdan nefes bile alamıyordum. En sonunda sert bir şeye çarpıp durdum. Doğrusu canım bir hayli yanmıştı. Ama buna rağmen, çarpıp durduğum yerde hiç kımıldamadan, hala gözlerim sımsıkı yumuk ve nefes bile almaktan korkarak kalakalmış başıma gelecekleri bekliyordum. O kısa yuvarlanış esnasında gözümün önünden daha önce mağarada kendi kafamda canlandırdığım canavarların şekil ve şemailleri, uğrayacağım gazaplı azapların derece ve çeşitleri, insan dedikleri zebanilerin sipsivri boynuz ve kamçı gibi çatallı kuyrukları ve daha niceleri gelip geçiyordu.
Ama yaşam bu a canım; ne sonsuza kadar nefes almadan, ne de gözlerini hiç açmadan durabiliyorsun. İlk önce nefes almak zorunda olduğumdan dışarıdaki havayı içime çektim.
Vay gidinin dünyası!.. Bu ilk nefesimle burnuma gelen mis gibi tabiat kokusu başımı fırıl fırıl döndürmeye yetip de artmıştı bile... Bunun üzerine şaşkınlıkla gözlerimi titrek titrek araladım. H e y u l u Y a r a t a n !. Bre meğer dünyanın ne de bir cafcaflısına gelmiştik yahu!..
O nasıl bir renk cümbüşüydü ki öyle, her yandan ama her yandan ismini bilemediğim bin bir türlü ışık cavlayışı tüm çevremi kuşatan!.. Öyle bir cümbüş ki, çevremi ne varsa saran, hepsi birbirine omuz vermiş de topuk vura vura, harala gürele bir yaşam horonu tepiyor, o sevinçle her yere topuk vuruşlarında yeryüzü zangır zangır titriyor ve hep bir ağızdan attıkları “YAŞŞA!” narasındansa gökyüzü inim inim inliyor... Vay anasını!.. Demek ki doğa denilen şey buydu ha?..
Yeşilin bini bir paraydı yahu! Nereye baksam yeşilin başka bir tonu, nereyi koklasan yeşilin başka bir ışığı... Ağaçlarda, toprakta, her yerde ama her yerde ayrı bir yeşil, ayrı bir cennet! Ağaç yapraklarının arasından süzülen güneş huzmeleri gölgelerde benek benek hareleniyor, sanki canlı birer varlık gibi değdikleri yerde gıdıklanmışçasına kıpır kıpır kıpırdanıyorlardı. Kayalarda ve toprakta her biri ayrı mis kokulu, her biri ayrı bin çağırışlı çiçek öbekleri albeniliyor, havada, renk renk çiçeklerin birinden diğerine neşeli sarı vızıltılarıyla minicik böcecikler fink atıyor, akan ufarak dereciğin hoppala cuppalasıyla taştan taşa seken berrak sular havada toz zerrecikleri gibi uçuşarak yalı boyunca dizilip giden taşlar arasında gökkuşağından yapılmış binlerce minik köprücük oluşturuyorlardı. Gökyüzündeki maviliğin ve yeryüzündeki binlerce renk ve kokunun oluşturduğu bu eşsiz ve canlı sanat şaheserinin fonunda kuşların o yaşam sevinciyle dolu şen-şakrak şakırdayışları bir “HEY!” şiddeti buluyor, dereciğin tatlı şırıltısı ile yaprakların arasından serin fısıltılarıyla geçen yelin huşu veren sesleri ise bu şiddetli haykırışa bir “HEY DE CİVANIM, HEEEEYYYYYY!....” infilakı katıyordu.
Bre işte o an vurulmuştum ben yaşama!. O andan itibaren yaşam denen şeyin onmaz yavuklusu olmuştum, vesselam!.. Hey heeeyt de heyt; BRE SIKI DUR YAŞAM, ben geliyordum!....
Artık anamla birlikte her gün dışarı çıkar olmuştum. Anam bir yandan burnunu havaya uzata fosurdata etrafı koklayıp bir yandan da bana öteyi beriyi tanıtırken ben anamın çevresinde kıçımı hoplata zıplata dört ayağımın üstünde fır dolayı dönüyor, ensesine ya da boynuna sıçrayıp ya postunun tüylerini çekiştiriyor ya da kulağını ısırıyor, anam beni üstünden silkince de bu sefer kendimi taklalara salıp yemyeşil bayır çimenlerinin üstünde veryansın topaçlanıyor, havuç biçimli tüylü kuyrukları korkuyla havaya dikilmiş sevimliler sevimlisi, boncuk gözlü sincapları ağaçların erişilmez dallarına dek pür neşe kovalıyor, ufacık ve nemli burnumu çiçek öbeklerine sokup firt firt ediyor, çiçeklerin o güzelim kokuları henüz kaybolmadan, bu sefer burnumu sokmuş olduğum karınca yuvasından burun deliklerime üşüşen karıncalardan kurtulabilmek için aksırık üstüne tıksırık salıyor, kelebekleri yalamaya çalışıyor, velhasılı kelam, minik bir ayıoğluayıdan beklenebilecek her ne kadar şaklabanlık ve soytarılık varsa hepsini de yerine fazlasıyla getirmekte zinhar kusur etmiyordum. Anamsa bir an için bile hem çevreyi hem de beni kollamakta kusur etmiyor, yaptığım soytarılıklara keyifle homurdanarak karşılık veriyordu.
İşte o sene armutla tanıştım; dut sallamasını öğrendim; derenin içine yatıp balık tuttum; kovandan bal çalayım derken kendimi suya dar attım; yabani patates bulmasını öğrendim; kayalardan tuz yalamayı, karnım ağrıyınca hangi otu yemem gerektiğini, akrebe burun yaklaştırmamayı, kızgın taşa kıç deydirmemeyi ve daha nicelerini… Minik göbeğimi güneşe verip, dört ayağımı gere gere masmavi gökkubbenin altında keyifle pinekledim; bülbülü sevdim; böğürtleneyse bittim; komşu indeki Kızayı’ya aşık oldum; onun için rüyalar gördüm, hayaller kurdum, inim inim inledim, ininin önünde sabahlara dek romantik aşk nameleri böğürdüm (ve bittabi cadı anasından dayak yedim)!. Gün geçtikçe öğrendim, öğrendikçe serpilip, palazlandım. Hayat öylesine gelesi olmayan bir düşeşti ki; her sebep bir sevinç kaynağı, her yeni şey bir mutluluk pırıltısı, her dokunduğum katıksız sevgiye birer cisim, her var olan şey doyasıya yalanası, eşsiz birer mahluktu o zamanlar benim için. İçimden öylesine diri, öylesine gürül gürül bir yaşam sevinci taşıyordu ki değmeyin gitsin!... Bu güzelim yaşanılası varoluşun bir parçası olduğumu bilmek ve bu eşsiz sanat eserinin içinde benim de bir yer kapladığımı düşünmek, havasını, suyunu diğer tüm canlılarla paylaşıyor olmak, bana tarifi imkansız bir haz ve gurur veriyordu...
Ama riyakarlık ve nankörlük sadece ademoğluna münhasır değil a, en hasından bir hayvan oğlu hayvan, en bozundan bir ayı oğlu ayı olarak elbet ben de nankör ve riyakardım. Şöyle ki;
Henüz mağaradan dışarıya adımımı atmamış olduğum zamanlar sıcacık, güvenli, şirin ve eşi bulunmaz bir diyar olarak görüp bellediğim inimiz artık bana hiç de geri dönülmek istenmeyen küflü bir delik, pis bir izbe gibi geliyordu. Hani derler a, kabuğundan çıkmış kabuğunu beğenmemiş, işte bende de aynısı.
Gün, batısına kavuşup da sular karardığında hiç geri dönmek istemez, mağaramıza gitmek isteyen anneme ihtiyatla burun kıvırırdım. Ama hemen suçlamayın beni öyle, ben suçsuzum; bre ben mi yaratmıştım ki dünyanın böylesine bir otuna yanılasını, böylesine bir imanına sevilesini de ona abayı yakıp, ine gitmek istememek mümkün olmasın?!..
Hey yavrum hey!.. Ne de güzel günlerdi onlar be... İnan olsun, “İyi ki yaşamışım” demediğim hiçbir şey yaşamadım şu yaşıma dek... Hey gidinin yaşamı; yaşayasın sen e’mi... YAŞŞAAAAAA!....
(devam edecek)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder